Anasayfa Makaleler Beşeri Nüfus

Nüfus

58
0
PAYLAŞ

Belirli bir anda belirli bir bölgede bulunan birey sayısı anlamına gelen nüfus sözcüğü yalnızca Homo sapiens sayısını belirtmek için kullanılıyormuş gibi görünse de diğer canlı türlerinin sayısını belirtmek için çoğunlukla kullanılan İngilizce kökenli popülasyon sözcüğünün Arapça karşılığıdır ve bu bağlamda iki sözcüğün birbiri yerine kullanılması yanlış değildir. Yeryüzüne değişik yoğunluklarda dağılan Homo sapiens nüfusu uygarlık geçmişi boyunca çoğunlukla artarken dönem dönem türlü nedenlere bağlı olarak azalma da yaşamıştır. Bu azalmalar daha çok; az doğum, savaş, göç ve doğal yıkımlar nedeniyle hala bile yaşanmaktadır. Nüfusla ilgili tüm bu verileri inceleyen ve kapsamlı sonuçlar ve öngörüler oluşturan çalışma alanı ise demografidir. Demografik çalışmalarla Homo sapiens nüfusunun sayısı, hareketleri ve yoğunluğu gibi özellikler öğrenilebilir.

Coğrafya’da Nüfus

Doğa ve insan ile bu ikisinin etkileşiminin ana konusunu oluşturduğu Coğrafya ve onun alt dalı olan Beşeri Coğrafya için Homo sapiens nüfusu ve özellikleri oldukça önemlidir. Gerçekten de nüfusun yeryüzündeki dağılışında iklim, yer biçimleri, toprak, bitki örtüsü, su koşulları ve yeraltı varsıllıkları(zenginlik) oldukça etkilidir. Aynı biçimde nüfuslanmanın yaşandığı bölgenin görünümü söz konusu nüfusun sayısından, yoğunluğundan ve gelişmişlik düzeyinden etkilenmekte ve coğrafi görünüm bu nedenlerle değişime uğramaktadır.

Yeryüzünde Nüfus Artışı

Nüfus olgusu; doğum, ölüm ve göç gibi olaylar nedeniyle devingen(hareketli) bir yapıdadır. Bu nedenle de tüm yeryüzünde nüfus verileri sürekli değişmekte olduğundan kesin bir veriye ulaşmak olanaksızdır. Bugünkü nüfusa ilişkin kesin bir veriye ulaşmak böylesine güçken geçmiş dönemlere ilişkin verilere ulaşmak ve yeryüzü nüfusunun değişimini izlemek neredeyse olanaksızdır. Bu nedenden dolayı da 18. yüzyılda kimi ülkelerde başlayan çağdaş sayılabilecek nüfus sayımları öncesindeki yeryüzü nüfusuna ilişkin veriler çoğunlukla öngörüseldir.

10.000 yıl önce yeryüzündeki Homo sapiens nüfusunun 10 milyonu geçmediği yolunda öngörüler bulunmaktadır. Buzul çağları gibi güç koşulları atlatan Homo sapiens, Kaba Taş Çağı’nın sonlarında tarım yapmaya başlayarak bir devrim gerçekleştirmiştir. Bu devrim sonucunda sınırlı ve güvenilmez gıda olasılığı ortadan kalkarken daha kararlı ve düzenli bir yaşamla daha hızlı nüfus artışı geliyordu.

Nüfus artışının önündeki diğer engeller olan savaşlar, hastalıklar ve kötü yaşam koşullarının önüne geçebilmek için ise daha uzun bir süre geçmesi gerekecekti. MS 30 yılında Roma İlhanlığı(imparatorluğu) sınırları içerisinde 55 milyon kişinin yaşadığı dönemin kayıtlarından bilinse de genel yeryüzü nüfusu daha çok öngörülere dayalı olup en geçerli öngörülere göre 250 milyon dolayındadır. Söz konusu nüfusun ise önemli bir bölümünün Güneydoğu Asya’da yaşamış olduğu öngörülmektedir.

En güvenilebilir öngörülere göre 17. yüzyıl ortalarında yeryüzü nüfusu öngörüsel olarak 465 milyon dolayındadır ve bu nüfusun kıtalara dağılımı yine öngörüsel olarak; Asya 250, Avrupa 100, Afrika 100, Kuzey Amerika 7, Güney Amerika 6 ve Okyanusya 2 milyon dolayındadır. Ancak bu öngörüler çok da güvenilir değildir ki özellikle Hindistan gibi yoğun nüfuslu bir bölge ile Afrika’da olduğu gibi henüz keşfedilmemiş bölgelere ilişkin nüfus verileri bulunmamaktadır.

Nüfus verilerinin biraz daha artmasına karşın Afrika ve Okyanusya’ya ilişkin bilinmezliklerin olduğu 18. yüzyıl ortalarında ise Asya 406, Avrupa 140, Afrika 100, Kuzey Amerika 6, Güney Amerika 6 ve Okyanusya 2 milyon kişiyi barındırmaktadır. Bu durumda 18. yüzyıl ortalarında yeryüzü nüfusunun 660 milyon dolayında olduğu öngörülmektedir.

18. yüzyılın ortalarında yaşanan Sanayi Devrimi ise Homo sapiens nüfusunun daha hızlı artmaya başlamasını sağlayan etkenlerdendir. Sanayi Devrimi sonucunda; yeni iş alanları açılmış, üretim ile gelir artmış ve tıbbın ilerlemesiyle sağlık koşulları düzelmiştir. Tüm bunlar da insanların daha güvenli koşullarda, daha rahat yaşamaya başlamasına ve daha hızlı çoğalmalarına önayak olmuştur.

Birçok Avrupa ülkesinde resmi sayımların yapılmasına karşın yine Asya, Afrika ve Okyanusya nüfuslarının öngörüsel olarak bilinebildiği 19. yüzyıl ortalarında yeryüzü nüfusu yaklaşık 1.098.000.000 dolayındadır. Bu nüfusun 671 milyonu Asya’da, 266 milyonu Avrupa’da, 100 milyonu Afrika’da, 39 milyonu Kuzey Amerika’da, 20 milyonu Güney Amerika’da ve 2 milyonu Okyanusya’da yaşamaktadır. Bu döneme dek öngörüsel verisi değişmeyen Afrika ve Okyanusya’da ise bilinmezliklerin varlığı oldukça açıktır.

20. yüzyıla gelindiğinde ise yeryüzünde çokça ülkede resmi nüfus sayımlarının yapılmasına karşın Afrika’da olduğu gibi olanakların az olmasından, kimi bölgelerde göçebe yaşamın sürdürülmesinden ve ülkelerdeki nüfus sayımlarının aynı yılda yapılamamasından kaynaklanan kesin veri sıkıntısı aşılamamıştır. Bu yüzyıldaki en önemli ve kesin veri kaynakları ise Birleşmiş Milletlerin yayınladığı Demografik Yıllıklar ve İstatistik Yıllıkları’dır. İki büyük dünya savaşının yaşandığı 20. yüzyıl ortalarında yeryüzü nüfusu 2.486.000.000 dolayındadır ve bu nüfusun 1.370 milyonu Asya’da, 391 milyonu Avrupa’da, 217 milyonu Kuzey Amerika’da, 203 milyonu Afrika’da, 181 milyonu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinde, 111 milyonu Güney Amerika’da ve 13 milyonu Okyanusya’da yaşamaktadır.

Demografik Geçiş Modeli

21. yüzyıldaki nüfus artış hızı kaygı verici görünse de Demografik Geçiş Modeli’ne uygun olarak nüfus artış hızı yüksek olan çokça geri kalmış ülkenin gelişme süreci boyunca nüfus artış hızının giderek azalması ve yeryüzündeki Homo sapiens nüfusunun dengelenmesi öngörülmektedir.

Yeryüzündeki nüfus artışını öngörmede en önemli göstergelerden biri olan yetişkin kadın başına düşen çocuk sayısı hala ortalamada 2,4’tür; gelişmiş ülkelerde bu oran ortalama 1,6’ya inerken gelişmekte olan ülkelerde 2,6’ya ve az gelişmiş ülkelerde yine ortalamalada 4,4’e dek çıkmaktadır. Yeryüzünde, çok az nüfuslu ülkeler dışında, nüfusu sürdürmek için gerekli yetişkin kadın başına düşen çocuk sayısına erişemeyen 60 dolayında ülke bulunmaktadır hatta bunlardan 40’ının doğal nüfus artış hızı %0,2 dolayındadır ve tüm bu ülkelerin nüfusu giderek azalma eğilimindedir. Ancak bunlara karşın 10 dolayında Afrika ülkesinde nüfus artış hızı %3’lere dek ulaşmakta ve bu ülkelerin 24 yıl içinde nüfuslarını ikiye katlamaları beklenmektedir. Bu gibi bölgelerdeki yetişkin kadın başına düşen çocuk sayısı örneğin Nijer’de 6,4 oranı ile doruk noktasındadır.

Dünya’da kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı.

Yeryüzünde Nüfusun Dağılışı

Fas Sultanlığı’nda bulunan 300.000 yıllık Homo sapiens çene kemiği.

Bugünkü Fas Sultanlığı sınırları içerisinde bulunan 300.000 yıllık Homo sapiens kemikleri ilk Homo sapiens nüfusunun Afrika’da oluştuğunu en azından şimdilik göstermektedir. Daha önce Etiyopya‘da bulunan 200.000 yıllık Omo Kalıntıları da bu bilgiye ilişkin bir kanıt durumundadır. Ancak böylesine eski dönemlerde yeryüzüne dağılmaya başlayan Homo sapiens nüfusunun yeryüzündeki bu dağılışını sınırlandırın kimi etkenler bulunmaktadır.

Yeryüzünde Homo sapiens yaşamını sınırlandıran belirli etkenler vardır. Bu etkenlerden en belirgin olanı ise kıyı çizgileridir. Deniz ve okyanusların sığ bölgelerine yerleşmiş topluluklar bulunmasına karşın bu büyük su kütlelerinde sürekli bir yaşam sürdürülmesini sağlayacak yüzen şehir tasarıları henüz gerçekleşmiş değil.

Homo sapiens yaşamını sınırlandıran ikinci etken ise enlemdir. Enlem etkisinden dolayı Ekvator’dan kutuplara yaklaşıldıkça düşen sıcaklıklar nedeniyle Homo sapiens yaşamı güçleşir. Buna rağmen 90° G enlemi olan Güney Kutbu’nda bulunan Amundsen-Scott Güney Kutbu İstasyonu’ndaki araştırmacılar ile 82°28′ K enleminde Alert’te yaşayan 62(2016 nüfus sayımı) Kanadalı dünyada en kuzey ve en güneyde yaşayan Homo sapiensler durumundadır.

Homo sapiens yaşamını sınırlandıran üçüncü etken ise yükseltidir. Yükseldikçe düşen sıcaklık ve atmosfer basıncı nedeniyle Homo sapiens yaşamı güçleşmektedir ki buna bir de yüksek enlemlerdeki soğuma eklendiğinde yaşam üst sınırı, kalıcı kar alt sınırına koşut(paralel) biçimde oldukça düşer. Bu sınır Ekvator çevresinde 5500 m’ye ulaşırken Peru’da 5000 m’lerde kurulmuş olan La Rinconada en yüksekteki yerleşim durumundadır. Tüm bu etkenlerin yanında bataklık alanlar ile çok yüksek olmasa bile engebeli alanlar ve yoğun nem ve bitki örtüsü nedeniyle yağmur ormanları Homo sapiens yaşamını güçleştirmekte ve sınırlandırmaktadır. Ancak gelişen uygulayım bilimsel(teknolojik) yöntemlerle geçmişte balta girmemiş olan yağmur ormanları kesilerek ve bataklıkla kurutularak yerleşime açılmaktadır.

Yeryüzündeki Homo sapiens dağılışını etkileyen son etken ise göçlerdir. 300.000 yıl önce Afrika’da başlayan yolculuğunda Homo sapiensler tüm yeryüzüne yayılmış durumdadır. Bu yayılış önce Akdeniz çevresine oradan; Arap Yarımadası yoluyla Güney Asya ile Doğu Asya’ya, İran yoluyla Orta Asya’ya, Kafkasya yoluyla Doğu Avrupa’ya ve Güney Avrupa üzerinden tüm Avrupa’ya doğru olmuştur. Böylelikle bu ilk büyük göçler sonucunda Mezopotamya, İndus ve Ganj vadileri, Sarı ve Gök ırmak vadileri, Nil Irmağı vadisi ile Akdeniz çevresinde ilk uygarlıklar gelişme olasılığı bulurken bu uygarlıkların gelişmesinden çok daha önce Homo sapiensler Güneydoğu Asya’dan Okyanusya adalarına ve Kuzeydoğu Asya’dan da Kuzey Amerika yoluyla Güney Amerika’ya dek ulaşmışlardır. Kavimler Göçü ile Coğrafi Keşifler sonrasında Yeni Dünya’ya yapılan göçler de Homo sapiensin yeryüzündeki dağılışını çok büyük oranda değiştirmişlerdir.

Nüfus Yoğunluğu

Nüfus yoğunluğu dendiğinde çoğunlukla anlanan kavram aritmetik yoğunluktur ancak nüfusun başka özelliklerini belirten yoğunluk türleri de bulunmaktadır. Ancak usa ilk gelen aritmetik yoğunluk kavramı daha yaygın kullanım alanı olduğu için daha önemlidir denebilir. Aritmetik nüfus yoğunluğu belirli genişlikteki bir bölgede kaç kişinin yaşadığını belirtir ve o bölgede yaşayan toplam nüfusun bölgenin yüzölçümüne bölümü ile bulunur. Çoğunlukla genel bir bakış açısı ve izlenim sağlamasına karşın aritmetik nüfus yoğunluğu çok da net bilgiler vermemektedir. Özellikle işleme alınan alanın yüzölçümü büyüdükçe verilerin kesinliği düşmektedir. Bu durumun nedeni ise söz konusu bölgede yaşayan nüfusun o bölgeye eşit dağılmamış olmasıdır. Örneğin tüm yeryüzünün toplam nüfusu yaklaşık 7.639.076.000 dolayındadır ve bu nüfus yaklaşık 150.000.000 km²’lik bir karasal alanda yaşamaktadır. Bu durumda bugün yeryüzündeki nüfus yoğunluğu ise yaklaşık 50,92 kişi/km²’dir. Ancak bu yoğunluk oranı yeryüzünün tümünde eşit değildir. Bugünkü Homo sapiens nüfusunun %90’ı yeryüzünün yalnızca %20’sinde yaşamını sürdürmektedir. Sahra Çölü, Antarktika veya Tibet Yaylası gibi çok geniş ve ıssız bölgelerde neredeyse hiç kimse yaşamazken bu bölgelere oranla çok daha küçük alanlar kaplayan New York, İstanbul veya Tokyo gibi şehirler milyonlarca kişiyi barındırmaktadır. Buralarda nüfus yoğunluğu birkaç binlere ve daha çoğuna ulaşırken yerleşmelerin çok katlı yapılar aracılığıyla dikey yönde büyümesi nüfus yoğunluğunu artıran etkenlerdendir. Nüfus yoğunluğunun eşit dağılmaması bu şehirlerin kendi içlerinde de geçerli bir kuraldır. Öyle ki İstanbul’un Beşiktaş ilçesi çok yoğun bir nüfusu barındırırken Şile’de yoğunluk oldukça düşüktür. Bu gibi durumlardan dolayı aritmetik nüfus yoğunluğu, bölgeler ve nüfus yoğunluklarına ilişkin genel bir görüş sağlasa da çok kesin bilgiler verememektedir.

Nüfus Yoğunluğu Haritası

İkinci nüfus yoğunluğu türü ise fizyolojik yoğunluktur ki bir bölgede yaşayan nüfusun o bölgenin tarım alanlarına bölümüyle bulunur. Bu yoğunluk türü de çok bilgi vermemesine karşın bölgelerin geçim kaynaklarından tarıma ilişkin daha ayrıntılı bir bilgi sunmaktadır.

Ancak tarıma ilişkin daha ayrıntılı bilgi sunan nüfus yoğunluğu türü ise tarımsal yoğunluktur ki tarımla geçinen nüfusun tarımsal alanlara bölünmesiyle elde edilir. Öyle ki tarımın geleneksel yöntemlerle yapıldığı için verim ile gelirin düşük olduğu ve sanayileşememiş ülkelerde tarımsal nüfus yoğunluğu yüksekken sanayileşmeye bağlı olarak tarımda makineleşmenin yapılabildiği ve bu yolla tarımda çok işçiye gereksinim duyulmadan yüksek verim ile gelir elde edilen ülkelerde tarımsal nüfus yoğunluğu düşüktür.

Tüm bu yoğunluk türleri ve hesapları amaçları doğrultusunda genel bir bakış açısı sunarken özellikle ilgilenilen bölgelere/ülkelere ilişkin demografik, sosyal veya ekonomik veriler yönünden çoğunlukla eksik kalmaktadır. Bu nedenle ülkelere ilişkin bütüncül bir bakış açısı oluşturmak için tek başlarına yeterli değildir.

Nüfus Sayımları

10.000 yıl öncesindeki Homo sapiens nüfusu için 10 milyon dolayındaki kaba öngörüler dönemin ekonomik etkinliklerine ve bunların besleyebileceği birey sayısına, yerleşilmiş alanların özelliklerine ilişkin kazı bilimsel kanıtlara dayandırılmaktadır.

Bugün demografik verileri elde etmenin en önemli yollarından biri sayımlar diğeri ise geçmişi çok eskilere dek giden nüfus kayıtlarıdır. Bir yerin nüfusuna ilişkin ulaşılabilen en eski veriler bir eski Mezopotamya yerleşimi olan Lagaş’ın MÖ 2500’den kalma tapınak tutanaklarıdır ki bu tutanaklara göre söz konusu yerleşim o dönem için 36000 kişiyi barındırmıştır. Bir nüfus kaydından çok gerçek bir sayıma benzeyen ilk kayıtlar yine eski bir Mezopotamya yerleşimi olan Umma’da bulunmuştur. Ancak bu döneme ilişkin en kesin kayıtlar yine bir eski Mezopotamya yerleşimi olan Nippur’da MÖ 2000-MÖ 1700 yılları arasında tutulmuştur. Ayrıca MÖ 1840’ta Mari Krallığı’nda ordu toplama amaçlı kapsamlı bir sayım yapıldığı da bilinmektedir.

MÖ 3700-MS 2000 Arası Nüfus Dağılışı

MÖ 435’ten başlamak üzere Romalıların her beş yılda bir yılda bir yaptıkları düzenli sayımlar sayılmazsa çağdaş anlamda nüfus sayımları Fransız ve İngiliz sömürgelerinde başlamıştır. Bunlarda ilki 1665’te Kanada’da gerçekleşmiş ilk düzenli sayımlar ise 1748’de İsveç’te, 1769’da Danimarka’da başlamıştır. 1709’da ilk sayımını yapan ABD 1789’da düzenli nüfus sayımını anayasal kanun olarak kabul eden ilk ülke olmuştur. Nüfus sayımları 1801’de Büyük Britanya’da, 1831’de Osmanlı’da ve 1897’de Rus Çarlığı’nda da başlamıştır. Bugün ise bu işlemler ülkeden ülkeye değişmekle birlikte yılda bir, beş yılda bir, on yılda bir veya düzensiz bir biçimde yapılmaktadır.

Nüfus Sorunları

Yüzyıllardır Homo sapiens türü kendi nüfus artışını kendisi veya çevre için önemli bir tehdit olarak görmüş ve bu tehdidin önüne geçmek istemiştir. Bunun için örneğin; Platon kendi ideal devleti için belirli bir nüfus miktarı saptamış ve Aristoteles ise türlü doğum denetim yöntemleri önermiştir.

Thomas Robert Malthus

Özellikle son yüzyıllarda yaşanan hızlı nüfus artışı yeryüzündeki doğa-insan ilişkisini konu edinen Coğrafya için oldukça önemli bir durumdur. Nüfus artışı sorununu ele alan kişiler arasında en tanınanı Thomas Robert Malthus’tur. Charles Robert Darwin’in Evrim Kuramı’nın doğmasına da taban hazırlayan Malthus’un 1789’da yayımlanan Nüfus Kuramı büyük tartışmalara yol açsa da nüfusun oluşturabileceği sorunları önemli ölçüde kavrayan ve açıklayan ilk kişi Malthus olmuştur. Malthus’a göre yeryüzünün, canlıların üremesi ve çoğalması için sunduğu sonsuz gibi görünen olanaklara karşın doğada yaşam sürdürmenin güçlüğü canlıların sayısını sınırlı tutmaktadır ve Homo sapiens de bu sınırları aşamayacaktır. Öyle ki nüfus 1,2,4,8 dizisinde olduğu gibi katlanarak artarken geçim kaynakları ancak 1,2,3,4 biçiminde artacak ve aradaki fark giderek açılacaktır. Bu gidişle ne denli yeni yaşam alanları açılırsa açılsın, yeni geçim kaynakları bulunursa bulunsun nüfus hep aşırı gelecektir. Üremekten çekinme, geç evlenme ve bilinçli doğum denetimi veya katı bir sınırlama ile aşırı nüfus artışının önüne geçilebileceğini savunan Malthus’a göre bu önlemler olmazsa yoksulluk, açlık, salgın hastalıklar ve savaşlar kaçınılmaz biçimde nüfus artışını durma noktasına getirebilecek güce erişecektir.

Malthus’un görüşlerinin eleştirilmesinin nedeni ise üzerinden 200 yıl geçmesine karşın yıkım öngörülerinin gerçekleşmemesidir. Kendi yaşadığı döneme göre öngörüler oluşturan Malthus’un yıkım öngörülerinin tutmamasının nedeni ise ondan sonra gelişen tarım, sanayi ve ticaret tekniklerinin daha çok üretim sağlaması ve bu üretimin Homo sapienslerin yaşam düzeyini yükseltmesi olmuştur.

Ester Boserup

Tarım ekonomisti Ester Boserup ise hızlı nüfus artışının önce yeni tarım alanlarının açılmasına açılacak alan kalmadığında ise birim alandan alınan verimin artırılmasına yönelik gelişmelere önayak olacağını öngörmüştür. Boserup’un bu öngörüsü Almanya ve İngiltere kimi ülkelerde kısmen tutmuş olsa da çoğunlukla havada kalmıştır.

Daha sonra Roma Kulübü adıyla anılacak olan ve 1968’de Roma’da toplanan on değişik ülkeden bilim kişisinin Büyümenin Sınırları adıyla yayınlanan görüşlerinde yeryüzünde ekonomik büyümeyi belirleyen ve sınırlayan nüfus, tarımsal üretim, doğal kaynaklar, sanayi üretimi, çevre bozulması ve kirlenmesinin denetim altına alınmadığı durumda uygarlığı yeryüzünün sınırlarına sürükleyeceği öngörüsü üzerinde durulmuştur.

Nüfus artışının geleceğine ilişkin kötümser yorumlar çoğunlukla çekici gelmiş ve desteklenmiştir ancak 1968-1992 arasında tüketime göre yığılan(stoklanan) gıda tüm yeryüzünde nüfus artışından daha hızlı büyümüştür.

Nüfus Politikaları

Platon’dan beri ortaya atılan nüfusla ilgili görüşlerin kimileri tarih boyunca kimi devletlerce uygulanmıştır. Uygulanan görüşler, devlet yöneticilerinin görüşlerine, toplumların kültürel yapılarına vb. koşullara göre düzenlenmiştir. Nüfus artış hızını belirli bir nedenden dolayı düşük gören devletler nüfus artış hızını artırıcı, yüksek gören devletler ise nüfus artış hızını azaltıcı politikaları yürürlüğe koymuşlardır. Bunlardan en güzel örnek Çin Halk Cumhuriyeti olabilir; Marksizm etkisindeki Mao döneminde yüksek nüfus artış hızı özendirilirken Mao sonrası dönemde çok katı kurallarla çocuk sayısı sınırlandırılmıştır. 2016 yılında ise Çinli yöneticiler bu aşırı kuralları tümüyle yürürlükten kaldırdılar.

Nüfusun Yaş Yapısı

Bir bölgedeki nüfusun yaş yapısına göre sınıflandırılmasına bakıldığında 0-15 yaş arası çocuk, 15-65 yaş arası yetişkin ve 65 yaş üstü ise yaşlı nüfus olarak kabul edilir. Bunlardan çocuklar ve yaşlılar bağımlı nüfusken yetişkin bağımsız nüfustur ve ekonomik katkı beklenir.

2017 yılındaki Homo sapiens nüfusunun %25,9’u çocuk, %74’ü yetişkin iken %10,5’i ise yaşlı nüfus olarak kabul edilmektedir. Yaş kümelerinin incelenmesi sonucunda dört tür yaş yapısı ortaya çıkmaktadır. Bunlarda ilki %20’nin oldukça altında çocuk ve %15’in üstünde yaşlı ile Batı Avrupa Türü, ikincisi %20-25 çocuk ve %15 yaşlı ile ABD Türü, üçüncüsü %25-35 çocuk ve %5-10 yaşlı ile Brezilya Türü, dördüncüsü ise %40-50 çocuk ve %2-5 yaşlı ile Kenya Türü yaş yapısıdır.

Ülkelerin yaşla birlikte eşey(cinsiyet) yapısını en iyi yansıtan göstergeler ise nüfus piramitleri adıyla da bilinen yaş ve eşey çizgeleridir(grafik). Yaygın olarak kullanılan 5 tür ölçünlü(standart) nüfus piramidi bulunmaktadır.

Nüfus Piramitleri; 1. piramit yüksek doğum ve ölüm oranlarının olduğu ülkelere(1881 İngiltere’si), 2. piramit çocuk ölüm oranlarının düşmeye başlamasına karşın doğum oranlarının yüksek kalmayı sürdürdüğü ülkelere(Kenya), 3. piramit düşük doğum ve ölüm oranları olan ülkelere(İsveç), 4. piramit doğum ve ölüm oranlarının düşmesinden sonra doğum oranının yeniden arttığı ülkelere(ABD) ve 5. piramit ise doğum oranlarında hızlı bir düşüşün olduğu ülkelere(Japonya) ilişkin piramitlerdir.

Kaynakça

Reşat İzbırak, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, Mektupla Öğretim Merkezi Yayınları, Ankara, 1975

Ali Tanoğlu, Nüfus ve Yerleşme, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü, İstanbul, 1966

Özgüç, T., & Tümertekin, E. (2016). Beşeri coğrafya (16. baskı). İstanbul: Çantay Kitabevi

Worldometers

Ulusal Bilim Vakfı

Birleşmiş Milletler

Dünya Bankası

CIA

Columbia Üniversitesi

Columbia Üniversitesi

Arkeofili

PAYLAŞ
Önceki makaleAli Tanoğlu
Sonraki makaleAy’da Su Buzu Bulundu
1992 yılında Bursa'da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Bursa'da tamamlayıp İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü'ne giriş yaptım. Okurken çektiğim Türkçe coğrafi kaynak sıkıntılarını gidermek adına Ekopangea'nın kurulmasına önayak oldum.

BİR YANIT BIRAK

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı buraya giriniz