Anasayfa Gezi Yazıları Doğu Karadeniz Gezi Yazısı

Doğu Karadeniz Gezi Yazısı

51
0
PAYLAŞ

16 Temmuz’da 12.00 gibi Bursa’dan başladığımız yolculuğumuzun ilk durağı gerçek hedefimiz olan Doğu Karadeniz’e geçişte konaklama amaçlı durakladığımız Samsun olacaktı. Bursa’da otobanla başlayan yolumuza navigasyon uygulamasının gösterdiği Osmangazi Köprüsü’nden geçip Kocaeli Körfezi’nin kuzeyinden doğu yönüne giden yolun aksine Yalova’nın Altınova ilçesinde otobandan çıkarak körfezin güneyinden doğuya yöneldik. Böylece Osmangazi Köprüsü’nün yüksek geçiş bedelinden kaçarken ne yazık ki Kocaeli’nin yıllardır düzelmeyen kötü kara yollarından geçmek durumunda kaldık. Gerçekten şu şehrin çokça dalgalı ve bozuk olan şehir içi yolları ne zaman düzelecek merakla bekliyorum.

Kocaeli’den ayrılıp D100 karayolu üzerinden Sakarya il sınırına girdikten sonra Hendek Gişesi’nden Anadolu Otoyolu’na (E80) bağlandık ve Bolu Tüneli’ne yöneldik. Bu arada Bolu Tüneli’nin hemen öncesindeki vadide Bolu Dağları’nın yemyeşil bitki örtüsü beni oldukça etkiledi. Evet, yeşilliğiyle ünlü Karadeniz Bölgesi’ndeydik artık ama bu daha yalnızca bir tanıtım görüntüsüydü. Özellikle Gerede’den sonra kıraç bir Anadolu görüntüsü bizlere eşlik etmeye başlarken hava da kararmıştı ve neredeyse Samsun’a dek Merzifon gibi birkaç ilçe dışında, göremesek de aralarından geçtiğini bildiğimiz Ilgaz gibi yüce dağların eteklerine serpiştirilmiş tek tük köylerin ışıkları bize yol gösterir gibiydi.

Gece 1.30’da Samsun’a vardığımızda öğretmenevinde son anda ayırtabildiğimiz odamıza yerleştik. Sabahsa şimdiye dek kaldığım en iyi öğretmenevlerinden biri olan Samsun Öğretmenevi’nden ayrılıp Samsun şehrinin antik temelini oluşturan Amisos Tepesi’ne vardık ancak tepenin neredeyse tümüyle yerleşime açılmış olması ve zaten yalnızca iki tane olan tümülüslerin ziyarete kapalı olması canımı sıkmıştı. Tepedeki manzaralı işletmede çayımızı içip Bandırma Gemi-Müze ve Millî Mücadele Açık Hava Müzesi’ni gezdik. Millî Mücadele’nin başladığı o noktada olmak hem gurur hem de heyecan vericiydi benim için. Samsun’dan ‘’güzel bir şehir’’ düşüncesiyle ayrılırken tekne turu ümidiyle Çarşamba’ya doğru yola koyulduk ancak vardığımızda öğrendik ki Yeşilırmak’ta yapılan tekne turları kaldırılmış.

Yeşilırmak’ın oluşturup suladığı dümdüz Çarşamba Deltası’nı geçip Perşembe Yaylası’na doğru yola çıkarken önümüzdeki günlerde bir daha hiç (bir yer dışında gerçekten hiç) güneş göremeyeceğimizi bilmiyorduk. Tamam, ben bir coğrafya öğretmeniyim ve Karadeniz ikliminin nasıl olduğunu hem derslerimden hem de Karadenizli arkadaşlarımın anlattıklarından biliyor ve anlatıyorum ancak anladım ki tüm anlatılan o kapalı hava manzaraları havanın kapalılığını anlatmak için kesinlikle yetersiz kalır. Sanırım güneşi en son Samsun’un Terme ilçesinde gördük. Ordu’nun Fatsa ilçesinde kıyıdan ayrılıp Perşembe Yaylası’na doğru tırmanmaya başladık. Karadeniz’in ünlü yeşilliği ve kapalı havası başlamıştı artık ancak 1400 metrelerdeki Perşembe Yaylası’na tırmandıkça havanın kapalılığına bir de soğuk eklenince çadır kurma hayallerimiz suya düşmüştü. Yaylaya vardığımızda gece olmuş, yağmurla soğuk bastırmıştı; son anda yer bulduğumuz Yıldız Tepe Otel&Pansiyon’da konakladık. Sıradan bir işletme olan Yıldız Tepe Otel&Pansiyon’da çalışan Özbek çiftin içten sohbeti, ortamı bizim için biraz da olsa ısıtmıştı. Sabah kalktığımızda sisten 20 metre ilerideki yapıyı bile göremiyorduk ve Karga Tepesi’nden Kümbet Deresi’nin kollarının oluşturduğu menderesleri göremeyeceğimiz için hayal kırıklığına uğramıştık. Ancak yine de şansımızı denemek için işletmeden ayrılarak yayladaki göletin çevresinde dolaşmaya gittik ve en azından gölet kıyısında otlayan ineklerle, oynaşan köpekleri görüp izin verdiklerince sevmek bizi mutlu etmeye yetti.

Perşembe Yaylası’ndan sonraki hedefimiz olan Giresun’daki Kümbet Yaylası’na doğru yola çıktık ancak bu kez rotamız kıyıdan değil Kuzey Anadolu Kırığı’nın (fayının) açtığı oluğa yerleşmiş olan Kelkit Çayı boyunca içeriden gidiyordu. İyi ki de bu yolu kullanmışız ki burada biraz daha güneşi görüp ısındık ancak Şebinkarahisar’ı geçip yükselmeye başlayınca hava yine bulutlandı (ya da biz bulutlara ulaştık) ve soğudu. 2200 metredeki Eğribel Geçidi’nde yağmur yağmıyordu ama aracımız buluttaki nemi toplayarak gidiyordu.

Kümbet Yaylası’na ulaştığımızda hava hala sisli, yağışlı ve soğuk olduğundan yine çadır kuramayacağımızı anladık ve cebimize uygun işletmelerde yer olmadığından Aksu vadisi boyunca kıyıya doğru inmeye başladık. Bu arada yaylada yemek için girdiğimiz işletmede lahanaya pancar dediklerini, pancardan çorba nasıl olur diye merak edip söylediğimiz çorba gelince öğrendik. Yola çıktıktan sonra vadi içindeki Dereli ilçesinin öğretmenevinde yer bulup, öğretmenevi olmasına güvenerek konaklamaya karar verdik. Hem Aksu Çayı’nın sesi de huzur verebilirdi ancak daha girişinden başlayan bir pislik bütün öğretmenevini sarmış durumdaydı, son derece rahat ve lakayt davranışları olan resepsiyon görevlisinin sürekli takıldığı öğretmenevi lokali, bir öğretmenevi lokalinden çok sürekli sigara içilip batak oynanan eski kasaba kıraathanelerinden farksızdı. Kısaca öğretmenevi de ilçe merkezi gibi bakımsız ve pisti, öyle sanıyorum ki gezi boyunca gördüğümüz en pis şey Dereli ilçe merkezi olmuştur.

Öğretmenevinin pisliği daha girişinden belli ediyor kendini.

Kümbet Yaylası ve Dereli’deki olumsuz koşullardan sonra rotamızı Sümela Manastırı’na çevirdik. 1600 yıllık bu mimarî yapıtı görmek için kıyıya inip Trabzon’dan tırmanmaya başlamamız gerekiyordu ama önce yolumuzun üstündeki Ayasofya Müzesi’ni de ziyaret edip bahçesindeki işletmede bir dostumun önerisiyle güzel bir kahvaltı yaptık. Sümela Manastırı’na tırmanmaya başladığımızda devasa ladin ağaçlarının oluşturduğu devasa ormanlara hayran kalmıştım ancak manastırın tümünde tadilatın bitmemiş olması da bir yandan canımı sıkmıştı. Yine de görebildiğimiz kadarıyla kaderimize razı olup manastırı ziyaret etme olanağını reddedemezdik. Yokuşun bir yerinde aracımızı bırakıp dolmuş minibüslerle manastıra ulaştık, dönüşte ise fotoğraf çekebilmek için yarı yolda inip yokuş aşağı yürüdük. Gerçekten fotoğraflarda göründüğü kadar dik bir yamaçta yapılmıştı manastır ve manastıra ulaşan yol (son bölümü patika) ladin ormanının içinden ilerliyordu.

Sümela Manastırı’ndan sonraki durağımız Uzungöl’dü ve göl ile çevresine ilişkin tüm olumsuz söylemlere karşın gidip görme konusunda hevesliydik. Göle vardığımızda hava kararmıştı ve yine yolda giderken yer ayırttığımız Grand Anadolu Hotel-Bungalow’da konakladık. Burada işletmeciler genel olarak çok ilgili olmasa da harçlığını çıkarmaya çalışan 14 yaşındaki Hataylı Mustafa her işimize koşturdu. Sabah olduğunda Uzungöl’ü görme hevesiyle otelden çıkıp araba ve çoğunlukla Arapça konuşma seslerine karışan kurbağa seslerini dinlemeye çalışarak göl çevresinde turladık, gölün güneydoğusundaki yamaca yapılan izleme terasından gölü izleyip fotoğraflarını çektik. Terasa çıkış için oldukça dik merdivenler veya daha az eğimli ancak uzun asfalt yol kullanılabilir durumda ve manzara görülmeye değer diyebilirim. Tabii göl çevresinin bunca doldurulmuş ve bozulmuş olmamasını dilerdim ancak bir beklentiyle gitmediğimden hayal kırıklığı olmadı açıkçası. Biz terasa çıkışta merdiveni kullandık ancak inişi daha kolay olacağı için asfalt yoldan yaptık ki hem ben bu arada bir süredir bakındığım hatıralık 1-2 ladin kozalağı da bulabildim hem de birkaç doğa fotoğrafı çekebildim.

Uzungöl’den ayırılıp rafting yapmayı tasarladığımız Fırtına Deresi vadisine doğru yola koyulduk ancak önce karnımızı doyurmak için hem Vedat Milor’un hem de damak zevkine güvendiğimiz yakın arkadaşlarımızın önerileri doğrultusunda Çayeli’deki Lale Lokantası’na uğrayıp kuru fasulye yedik. Dedem, ben kendimi bildim bileli fasulye tarımı yapan biri ve fasulyenin çokça türünü her yıl yerim ancak bu denli iyi yapıldığına ilk kez tanık oluyordum. Lale Lokantası, etli kuru fasulye diye iki parça kuşbaşı etle birlikte kuru fasulye çorbası denebilecek kadar sulu kuru fasulyelerin önümüze konduğu sıradan lokantalara gerçekten benzemiyor. Önümüze gelen tabak kesinlikle şimdiye dek yediğim en lezzetli ve en cömert etli kuru fasulye servisiydi. Ayrıca lokantanın bir bölümü de çay marketi olarak işliyor ve buradan başka şehirlerde çok güç bulabileceğiniz oldukça kaliteli Çaykur ürünlerini satın alabiliyorsunuz. Kısaca diyebilirim ki bize tüm gezimizin doruk noktalarından birini Lale Lokantası yaşatmıştır.

Lale Lokantası’nı, büyük bir hazla karnımızı doyurup arkamızda bıraktıktan sonra Fırtına Deresi’nde bir arkadaşımızın önerdiği Ruba Rafting’e gittik ancak hava kapalı olduğundan raftinge çok ilgi olmadığını eğer toplamda 320₺ verirsek bizim için bir bot ayarlayabileceklerini öğrendik. Bu şanssızlık üzerine kaderciliğim tuttu ve “Demek ki nasip değilmiş bir daha gelince yaparız.” diyerek raftingden vazgeçtim, Merve’nin de zaten hevesi kırılmıştı ve bana uydu. Bunun üzerine saat akşama yaklaştığından sonraki durağımız olacak olan Ayder Yaylası’na çıkmak mantıklı gelmedi ve vadi içinde kalacak yer aramaya başladık. O sırada Ruba Rafting’de bizle ilgilenen görevli bu sorunumuzu oldukça uygun bir fiyata çözdü ve geceyi birkaç yüz metre aşağıda Didi Rafting işletmesine yerleşip yine vadi boyunca gidilen Zil Kale’ye doğru yola çıktık. Çok sarp bir yamaca yapılmış olan Zil Kale’ye yine ladin ormanlarının içinden geçerek ulaştığımızda kalenin manzarası ve hemen altındaki vadiye egemen konumu beni oldukça etkilemişti. Ancak kale girişinde, Milli Parklar Genel Müdürlüğünün yerleştirdiği bilgilendirme tabelasında yazan trajikomik bir metin beni hem utandırdı hem de güldürmüştü.

Zil Kale’den dönüp yerleştiğimiz işletmede Fırtına Deresi’nin huzur veren sesiyle geceyi geçirdik. İşletme oldukça küçük ama sevimli bir yerdi hatta Samsun Öğretmenevi’nden sonraki en sıcak duşumuzu burada aldığımız için mutlu olmuştuk. Ancak sabah olduğunda konaklamamız karşılığında önceki gün bize vadedilen ücretsiz zipline ve 200₺’ye rafting sözü tutulmadığından biraz memnuniyetsizlikle ayrıldığımızı söylemeden edemeyeceğim.

Fırtına Deresi vadisi boyunca yine tırmanışa geçip Ayder Yaylası’na ulaştığımızda bizi gezimizin en büyük hayal kırıklığının beklediğini bilemezdik. Biz ladin ormanlarının arasında kalmış eğimli yeşilliklerde Heidi gibi koşturacağımızı umarken o yeşilliklerin, işletmelerin masaları ve fotoğraf çekinmek isteyenlerin ilgi gösterdiği devasa salıncaklarla dolduğunu görünce yıkıldık. Salıncaklar o kadar çoktu ki yandaki salıncak görünmeden yeşillikler içinde bir fotoğraf çekinmek neredeyse olanaksızdı. Orada bir kez daha anladım ki popülizm iyi bir şey değildi çünkü Ayder kadar ünlü olmayan Perşembe Yaylası çok daha doğal kalmıştı ve gidemediğimiz diğer yaylaların daha da doğal kalmış olacağı açıktı. Buraya kadar geldik bari bir çay içelim diye aldığımız çay tatsız (unutmayın Rize’deyiz) özenip aldığımız pişi ise soğuktu. Yani sizin anlayacağınız popülizm çokça yerde olduğu gibi kaliteyi yine yerlere çekmişti.

Büyük bir hayal kırıklığıyla Ayder Yaylası’ndan ayrılırken sonraki durağımızın Batum mu yoksa Borçka’daki Karagöl mü olacağı henüz belli değildi. Bunu kesinleştirmek için hem esnaftan bilgi almak hem de karnımızı doyurmak amacıyla Sarp Sınır Kapısı’na 18 km uzaklıktaki Artvin’in Hopa ilçesine doğru yola çıktık. Hopa’yı yıllardır dostum olan Can’ın memleketi olduğu için hep merak etmişimdir ama bu küçük kıyı yerleşmesinden çok bir beklentim yoktu açıkçası ve Safiye Teyze’nin (Can’ın annesi) önerisiyle Kristal Pide’de şimdiye dek yediğim en lezzetli pidelerden (orta boy pizza büyüklüğünde) birer tane yiyip özellikle Batum’la ilgili esnaftan bilgi aldık. İlk kez yurt dışına çıkacak olmanın hevesiyle yaptığım araştırmalar sonunda Batum’da karşılaşabileceğimiz sorunları (zorunlu araç sigortası maliyeti ki 50₺ bizim için önemliydi artık, para tırtıklamaya çalışan Gürcü polisi vb.) öğrenmemiz ve bu riskleri almaya değecek kadar çekici olmaması yönündeki yorumlar üzerine Batum’a gitmekten vazgeçtik. Karagöl’e çıkma tasarılarımız ise Karagöl’de işletme; Hopa, Borçka ve Murgul öğretmenevlerinde de yer olmaması nedenleriyle suya düşmüştü. Biz de bu kadar talihsizlik ve artık ağırlaşmaya başlayan yorgunluğumuz üzerine dönüş yoluna çıkmaya karar verdik.

Dönüşte yolumuzun üstünde diyebileceğimiz Amasya’da konaklayıp orayı da görmek istiyorduk ancak Amasya Öğretmenevi doluydu biz de 50 km uzaklıktaki Merzifon Öğretmenevi’nde konakladık. Oldukça temiz bir öğretmeneviydi ve sabah güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Amasya’ya doğru yola çıktık. Amasya dinginliği, temizliği, geçmişi ve coğrafyasıyla şimdiye dek gezip gördüğüm en hoş yerleşmelerden biri oldu. Şehzadeler şehri olarak da bilinen Amasya’da görev yapmış tüm şehzadelerin büstleri şehrin içinden geçerek şehri güzelleştiren Yeşilırmak’ın kıyısına yerleştirilmişti. Ama benim için en az şehzade büstleri kadar önemli bir başka yontu ise dünyanın ilk coğrafyacısı Strabon’un yontusuydu. Yine de bu yontuyla fotoğraf çekinirken aklımdan geçen “Keşke kitabı da yeniden basılsa.” düşüncesi içimi biraz burkmadı değil. Strabon’la da fotoğraf çekindikten sonra Amasya’yı tepeden gören kaleye ve kalenin kurulmuş olduğu tepenin yamacındaki eski kral gömütlerine çıkmaya karar verdik. Gömütlere eski bir kale ve Osmanlı döneminde saray amaçlı kullanıldığı düşünülen yapıların yıkıntıları arasından çıkılıyor. Sözde bir müze olan bu alanda gişedeki görevli dışında bir temizlik görevlisi bile yoktu ve her yerde çöp vardı. Çöplü merdivenlerden çıktıktan sonra ise Kralkaya Mezarları olarak bilinen gömütlere ulaşınca tam bir hayal kırıklığı yaşadım çünkü gömütlerin duvarlarına sprey boyalarla birçok ad yazılmış ve temizlenmemiş durumdaydı. Hatta gömütlere girilmesin diye iki bin küsur yıllık bu tarihî değerdeki yapıların pencere boşluklarına demir parmaklık takılmış olması da cabası. Neyse ki kale bu denli kötü durumda değildi ve iye olduğu manzara sayesinde daha mutlu olabildik. Yalnız uyarmam gerektiğini düşünüyorum ki kalenin merdivenleri oldukça dik ve uzun olduğundan yaşlı vb. için kaleye çıkmak oldukça güç. Kaleye çıktığımızda ak kabuklu bir salyangoz türünün neredeyse tüm otlara yapıştığını görüp şaşırdık ve yaşamımda ilk kez bir çekirgeye dokunmanın mutluluğunu da yaşadım. Hayvan hiç kıpırdamadan kendini bana sevdirdi resmen. Çekirge ve salyangozlarla dolu Harşena Kalesi ve güzel Amasya’dan ayrılıp Bursa’ya doğru dönüş yoluna çıktık. Giderken gece göremeden geçtiğimiz yerleri bu kez güneş batmadan gündüz gözüyle görüp de dönmek istiyordum ve öyle de oldu.

Güneş batmadan Osmancık’a ulaşıp pirinç tarımı yapan köylüleri ve pirinç tarlalarını görmek de beni mutlu etti.

Osmancık’ta pirinç tarımı.

Yolculuğumuzun son saatlerinde gelen küçük mutluluklar sayesinde tatmin olmuş bir biçimde Bursa’ya döndüğümüzde saat 2.00’yi bulmuştu ve yorgunluktan ölmek üzereyken eve girdik ama değdi. Yine de Karadeniz’e yeniden, daha güzel havalarda gitmek ve bilinmeyen yaylaların doğal ve kültürel ortamının tadını çıkarmak istiyoruz. Umarım yeniden kısmet olur.

BİR YANIT BIRAK

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı buraya giriniz