Anasayfa Makaleler Beşeri Anadolu’da Köylü, Toprak, İktidar, Kadın ve Tarım

Anadolu’da Köylü, Toprak, İktidar, Kadın ve Tarım

858
0
PAYLAŞ

Birleşmiş Milletler, 2015’i Uluslararası Toprak Yılı olarak duyurdu. Yeryüzünün çokça yerinde toprak ile ilgili etkinlikler, çalışmalar yapılıyor. Toprağın önemi anlatılıyor. Bu konuda bir bilinç yaratılmaya çalışılıyor. Alman Heinrich-Böll Vakfı, toprağın yeryüzündeki durumu, gözdağları(tehdit), iyelik(mülkiyet) yapısı, amaç dışı kullanıma açılması gibi birçok konuyu kapsayan kapsamlı bir çalışma yaparak 2015 Toprak Atlası yayınladı.

Türkiye’den Atlas’a eklenen makaleler köylü, toprak ve iktidarın Türkiye’deki sancılı ilişkisini ve mülksüzleştirilme geçmişi üzerinden toprağı irdeliyor. Bunların yanı sıra Atlas, yeryüzü literatüründe çoğunlukla yabancı bir ülkenin yönetimi ve/veya kuruluşlarıyla bağlantılı olarak anılan toprak gaspının Türkiye’de aracısız devlet eliyle nasıl olanaklı kılındığını, son dönemde çıkan yasaların etkilerini ve kadınların toprak iyeliğindeki paylarını da anlatıyor.

Anadolu’da köylü, toprak ve iktidar(sermaye, yerel ve merkezi güç odakları) ilişkisi, yüzyıllar boyunca süren sancılı bir süreçte evrilmektedir.

Tarihsel bulgular, Yeni Taş Devrimi’nin 10.000 yıl önce Anadolu’da başladığını göstermektedir. Başka bir deyişle insan, binlerce yıl avcı/toplayıcı yaşamı sürerken anlık gereksinimini giderme kaygısı içinde olmuştur. Hayvanların evcilleştirilip beslenebileceğinin, tohumun keşfedilip bitkilerin yetiştirilebileceğinin öğrenilmesi, hayvan sürüleri ve olgunlaşan meyvenin peşinde süren yaşamı değiştirmiş ve böylelikle insan yerleşik yaşama geçmiştir.

Yerleşik yaşam ve tarımsal etkinlik, anlık gereksinimden çoğunun üretilip depolanmasını olanaklı duruma getirmiştir. Bu, artık değerin ve biriktirmenin öğrenilmesi anlamına gelmektedir. İşte bu süreç iş bölümü, uzmanlaşma, sermaye birikimi ve eşitsizliklerin giderek artacağı ve şimdilik 10.000 yılı geçilmiş olan yeni bir yolun başlangıcı demektir.

Anadolu’da egemen olmuş devletlerden olan Selçuklu, Pers, Bizans ve Osmanlı toprak yönetiminin neredeyse birbirinin kopyası olması şaşılacak bir olay değildir. Dönemin ilhanlıklarının(imparatorluk) beslenmek için gıda sunumunu güvence altına alma, az giderle etkin vergi toplama, barış döneminde gidersiz ordu tutma ve küçük köylülüğü denetleme amaçlarının tümü, Selçuklu düzeninde “ikta”, Bizans’ta “pronia”, Osmanlı’da ise “tımar” adı verilen toprak yönetim düzenleriyle karşılanmıştır.

Birinci kuşak sanayileşmenin, özellikle İngiltere’de küçük köylülüğü hızla öldürdüğü, buna karşılık Asya türü üretim biçiminin özellikleri nedeniyle sermaye biriktiremeyen ve uygulayım bilimi(teknoloji) geliştiremeyen Osmanlı ülkesinin sanayileşemediği görülmektedir. Bu bağlamda çözülmeyen küçük köylü yapısının yüzyıllar boyunca, kimi dönemlerde ortaya çıkan ayaklanmalara karşın gerçekte düzenle uyumlu bir süreklilik ilişkisi içinde Cumhuriyet’e geçtiği ve küçük köylülüğün varlığını 21. yüzyıla da taşıdığı söylenebilir.

16. yüzyıl Anadolu’sunun nüfusu 9 milyona yakındır. 19. yüzyıl sonuna dek türlü değişimler olsa da 10 milyonun altında kalacak olan nüfusun %90’ı kırsalda yaşamaktadır. Başkent olan İstanbul’un nüfusu ise değişik kaynaklarda 300 bin ile 500 bin arasında gösterilmektedir.

Dönem içinde 1 milyona yakın ev çiftliği bulunmakta olup her çiftlik bir çift öküzce işlenebilecek olan 50 ile 75 dekar toprağa iyedir. Görülüyor ki; dönemin 5 ile 7,5 milyon ha düzeyindeki işlenen alan varlığı 500 yıl sonra Türkiye’nin işleyebildiği tarım alanının kabaca dörtte biridir.

Kural olarak toprak devletindir. Kullanım hakkı has, zeamet ve tımar düzenleri içinde yer değiştirir. İlk ikisinin gelirleri padişaha ve bürokratik seçkinlere, tımar yönetimi ve gelirleri ise sipahilere bırakılır.

Sayıca ezici çoğunlukta olan tımar düzeni, düzenin tümüne adını vermiştir. Sipahiyi atayan merkezi yönetimdir. Sipahinin denetimi altında tımara bağlanan köylü ise reayadır. Tımarlarda barış dönemi tarımsal üretim yapılır, vergi toplanır ve seferler için ordu beslenir. Diğer yandan, sipahi aracılığıyla küçük köylülük denetim altında tutulur.

Merkezi yönetimin denetiminde olan düzen, sipahilerin Avrupa derebeyliğine özgü yerel güç odaklarına dönüşümünü engellemiş, onları merkezi yönetimin taşra temsilcileri konumunda tutmuştur. Sipahiler aracılığıyla da küçük köylü yapısı denetim altına alınmıştır.

Düzenin istisnası, coğrafi güçlükler ve sosyokültürel yapılar nedeniyle merkezi yönetimin etkileyemediği kimi bölgelerle sınırlıdır.

17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da, çağına göre çağdaş piyadelerin ve savaş makinelerinin devreye girmesiyle yeni savaş koşullarına uyum gösteremeyen sipahiler devre dışı kalmış, bu durum Osmanlı tımar ve ordu düzeninin bozulmasına neden olmuştur. Bu bağlamda vergi düzeni de değişmiş; sipahinin yükümlülüklerinde olmayan kesenekçilerin(mültezim) kesenek(iltizam) düzeni altında vergi topladığı yeni bir dönem başlamıştır.

19. yüzyıl Osmanlı’sının hukuki düzenlemeleri, sanayileşen Avrupa’nın ham madde isteğini Anadolu’dan karşılaması ve işlenmiş ürünlerin iç pazara sokulmasını önemli ölçüde hızlandırmıştır. 1858 Arazi Kanunnamesi ile de arazi hukuku liberalleştirilmiş ve toprak alım-satımı kolaylaştırılmıştır. 1881 Muharrem Kararnamesi’nden sonra kurulan Duyun-ı Umumiye, Osmanlı borçlarının ödenebilmesi için tarımsal üretimi artırma amacına odaklanmıştır. Buna eşlik eden demir yolu politikası, önemli üretim ve tüketim merkezlerini birbirine bağlanmıştır.

19. yüzyıldan önce Anadolu’da toprak bol, emek ve sermaye azdır. 1907 yılında ekili toprakların oranı Anadolu’da %7, Rumeli’de %8 civarındadır. 19. yüzyıl boyunca göç yoluyla Kırım, Kafkasya, Balkanlar ve Rumeli’den 1,5 milyon nüfus Anadolu’ya gelmiştir. Yeni gelenlerin işlenen alan ve tarımsal üretime katkı sağladıklarından kuşku yoktur. Ancak bu durum bile, emek etkeninin az olduğu gerçeğini değiştirmemiştir.

19. yüzyılın ilk çeyreğindeki savaşlar ve nüfus değişimleri toprak-insan dengesini göreli de olsa değiştirmiştir. Tarım yapısı ise iki yönlü işlemektedir. Bir yanda geçimlik tarımla uğraşan milyonlarca köylü, diğer yanda iç ve hatta dış pazara üretim yapan ve genellikle Batı Anadolu’da bulunan çağdaş çiftlikler.

1923’te Osmanlı’dan siyaseten kopan, ancak iktisaden aynı politikaları sürdüren Cumhuriyet yönetimi, büyük toprak iyelerini destekleyen politikalarla hızlı bir tarımsal büyüme temposu amaçlamıştır. Ancak 1929’la başlayan ekonomik bunalım süreci, tarım ürünü dışsatımı yapıp kentsel tüketim ürünleri dışalımı yapan üretim ve ticaret düzenini sürdürülemez kılmıştır. Bu bağlamda 1930’lar sanayileşme çabalarına sahne olmuştur. 2. Dünya Savaşı ise pazara üretim yapabilen büyük çiftçi ile ticaretle uğraşan kent burjuvazisinin hızla varsıllaşmasına(zenginleşme) taban yaratmıştır. Bu birlikteliğin savaş sonrası siyaseti için de biçimlendirici bir etkisi olacaktır.

Savaş sırasında Köy Enstitülerini açarak -ilerleyen yıllarda ülkeye komünizmi getirmekle suçlanacaktır-  kırsala yönelik politika değişikliğinin ilk belirtisini veren yönetim, savaş sonrasında terhis olacak 1,5 milyon köylünün toprak iyesi olması için Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu taslağını Meclis’e göndermiştir. Taslak yalnızca hazine alanlarını değil, 5.000 dönümden çok toprağa iye büyük çiftlik alanlarının da topraksız ve yeterli toprağı bulunmayan çiftçilere dağıtımını öngörmektedir. Üstelik özel durumlarda bu sınır 2.000 dönüme dek düşürülebilecektir.

Cumhuriyet Halk Fırkası içinde politika yapan büyük toprak iyeleri, yürüttükleri güçlü aykırılıkla, önce tasarının kapsamını daraltmış, sonra da kanunun etkin uygulanmasını engellemişlerdir. Bütün bu başarısız uygulama sürecine karşın, sözü edilen düzenlemenin oluşturulma istencinin(irade) varlığının, Demokrat Parti’nin doğuşunu hızlandırdığı söylenebilir.

1970’li yıllar Cumhuriyet Halk Partisi ve Adalet Partisi arasında toprak düzeltmesi tartışmalarının hız ve etkinlik kazanmasına tanıklık etmiştir. Bu kez de geçmiş dönemlerdeki gibi etkisiz ve başarısız sonuçlar üretilmiştir.

Türkiye 1980’lerde “Bilgisayar mı üretmek önemli, buğday mı?” tartışmalarına “Her ikisini de.” diye yanıt verememiştir. 2000’lerde ise “Tarım köylünün işi değildir.” söylemine güçlü bir karşı çıkma gelmemiştir. Bugün işlenen alanlar son on yıl içinde 28 milyon dönüm azalmış, otlak varlığı 50 yıl öncesinin yarısına gerilemiş, kırsal alanı boşalan, kırsal nüfusu yaşlanan, tarım ve gıda dışalımına yılda 18 milyar $ para ödeyen, ekonomisi kent getirimine(rant) kalmış, büyüme politikaları için doğası boşa giden bir Türkiye gerçeği vardır. Bütün bunlardan öte, Türkiye’de 2013’ün Aralık ayında çıkarılan Büyükşehir Yasası, nüfusun %75’inin yaşadığı 30 ili büyükşehir yapmış, il sınırları ile belediye sınırlarını çakıştırmış ve bu illerdeki tüm köyleri mahalle niteliğine dönüştürmüştür. Dolayısıyla, Türkiye’nin 34 bin civarındaki köy tüzel kişiliğinin yarısı bir gecede ortadan kalkmış, köylü nüfus da aynı gece mahalleli ve kentli olmuştur. Bu durumun sayımlamalara(istatistik) yansıması, Türkiye’nin kentleşme oranının %92 olması ile kendisini göstermiştir. Başka bir deyişle, Türkiye hukuk düzeninin “kırsal” olarak tanımladığı yerleşim yerlerinde yaşayan nüfus %8’e düşmüştür. Yasa öncesi bu oranın %25’ler düzeyinde olduğu unutulmamalıdır. Halen tarım kolunun toplam iş sağlamaya katkısı, kırsal nüfus oranının kabaca üç katıdır. Tarımın GSMH’ya katkısı ise %7-8’ler düzeyindedir.

Toprak, erkeklerin ve tutucuların imge(hayal) gücü yoksunluğuna bırakılamayacak denli yaşamsal bir kaynak.

2015 Toprak Atlası

Yukarıda yazılanlar ilk bakışta şöyle bir izlenim verebilir: Türkiye’de tarım kadınlara ve erkeklere dengeli, hatta neredeyse eşit iş yaratıyor; hatta kadınlar için büyük bir fırsat alanı oluşturuyor. Üzülerek belirtilmeli ki durum hiç de böyle sanıldığı gibi değil. 2011 yılı TÜİK sayımlamalarına göre, tarımda ücretsiz çalıştırılan işçilerin %80’ini kadınlar oluşturuyor. Tarımda ücretsiz çalıştırılan kadınlar, aynı durumdaki erkeklerden farklı olarak ev ve bakım işlerini de üstleniyorlar. Yani tarım, genel işsizlik görünümünün gizleme alanından başka bir olgu değil. En çok da kadın işsizliğini gizliyor.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfının 2014 yılında derlediği verilere göre Çiftçi Kayıt Sistemi’ne(ÇKS) kayıtlı kadınların sayısı bölgeden bölgeye önemli değişiklikler gösteriyor. Ev başı tarım alanı miktarının görece küçüldüğü Karadeniz Bölgesi’nde kadın çiftçi sayısının arttığını, tarımsal alanların görece daha büyük parçalar biçiminde kullanıldığı illerde ise kadınların resmi çiftçilik sanına(unvan) daha az iye olduklarını göreceksiniz. Bu tablo kuzeyde ya da batıda yaşayan çiftçi ailelerin, doğu ve güneydekilerden daha az ataerkil olduklarını söylemiyor. Ama temel coğrafya ve ekonomi bilgisinden yola çıkarak, kuzey ve batıda erkeklerin tarım dışı alanlarla daha çok çalıştıklarını, çiftçiliğe vakit ve erke(enerji) ayıramadıklarını, dolayısıyla kadınların -evin tarımsal desteklerden yararlanabilmesi için- çiftçi sanı aldıklarını söyleyebilir.

2015 Toprak Atlası

6537 numaralı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda 2014 yılında yapılan bir değişiklikle tarımsal alanların bölünmemesi, dolayısıyla verimliliğin azalmaması için -büyük alanın yüksek verim anlamına gelmeyebileceği konusunda çokça araştırma olsa da- toprağın “ehil” kalıtçıya(mirasçı) verilmesi yolundaki eğilim kurala bağlanmış durumda. Bu düzenlemenin kalıtçılar arasında bir anlaşmazlık olduğunda hakimlerin erkeklerden yana durum almasını kolaylaştıracağını öngörmek güç değil. Aynı kanun, yapılan değişiklikle tarımsal alanların tarım dışı kullanıma açılmalarını da oldukça kolaylaştırıyor. Bu iki önemli değişiklik var olan siyasi gücün, ekonomik seçimler söz konusu olduğunda, ne tarımdan ne de kadınlardan yana olduğunu ortaya koyuyor.

Bu iki değişiklik, yine aynı siyasi gücün tutucu niteliğinin hangi alanlarda egemen olduğunu da gösteriyor: İlki kadının bırakın kamusal alanı, işlediği toprakta ve paydaşı olduğu evde söz iyesi olmasına ilişkin bir tutuculuk. Ancak bu tutuculuk tarım alanının tarım dışı kullanımının kolaylaştırılması gibi oldukça “liberal” sonuçlara da gebe. Verimsiz olduğu için kalıt dağıtılırken evin kızlarına uygun görülen kıyı alanlarının, turizm aracılığıyla nasıl değerlendiği bu konulara meraklı herkesçe bilinmektedir.

Hükumetin tutucu bir yaklaşımla yönetip “liberal” sonuçlara ulaştığı bir başka alan da tıpkı alan gibi iş gücünün de tarım dışına çıkmasıdır. Tarımdan kopan ve hizmet koluna girebilecek eğitimi olmayan erkek, sanayi üretimine ücret çizelgesinin en dibinden girmektedir.

Yine bu olayı son dönemde yaşanan acı bir olayla örneklemek olanaklıdır. Toprak iyesi olsa da ürünü para etmeyen erkek çiftçi soluğu, iki haftalık sözde eğitimden sonra işbaşı yapacağı madende alır. Ücret azdır ama kalabalık ailede en az bir kişinin SGK’lı olması, sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için vazgeçilmezdir. Erkek toprağın altına, kömür madenine inerken, toprağın üstündeki geçimliğe indirgenmiş üretim etkinliğini de kadına bırakır. Sonra bir cinayete kurban gider erkek. Toprağın üstünde hayır, altında gelecek yoktur artık. Öykünün bundan sonrasında, erkeklerini madene kurban veren evlerde, kadınlar ürünsüzleştirilmiş topraklarında tüm aile için bir gelecek arayacak, sonra da o geleceği oğullarına ve güveylerine armağan edeceklerdir.

Tüm bu olumsuzluklara karşın köylüler dernek ve platform çatısı altında örgütlenerek Yaşar Kemal’in deyimiyle tam da şunun için savaşım(mücadele) veriyorlar: “… Sağlıklı toprakta en önemli öge yüz örtüsüdür. Yani yurt, ormanları, çayır-çimenleri, çiçekleri, böcekleri, kuşları, yaban hayvanları, suları, daha binlerce ögesiyle bir bütündür.”

Kaynak
TOPRAK ATLASI 2015, Heinrich Boll Stiftung Derneği, Berlin.

BİR YANIT BIRAK

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı buraya giriniz