Anasayfa Makaleler Beşeri Dağlardaki Deniz Kabukları – Leonardo da Vinci

Dağlardaki Deniz Kabukları – Leonardo da Vinci

610
0
PAYLAŞ

Leonardo da Vinci ressamlığının, yontuculuğunun(heykelcilik), mimarlığının ve mühendisliğinin yanında, yaptığı bilimsel araştırmaları da bir dizi not defterine düzenli olarak yazmıştır. Bir keresinde Milano’da çalışırken, köylüler ona Parma ve Piacenza dağlarında buldukları bir torba deniz canlısı kabuğu ve mercan getirdiler. Leonardo onların anlamı üzerinde 25 yıl boyunca kafa yordu. Not defterleri onun gidip oraları gördüğünü açıkça ortaya koyuyor. Dahası, çağının birçok düşünüründen değişik olarak Leonardo’nun onların “doğanın bir oyunu”, hayvan kalıntılarına benzeyen taşlar değil, deniz yaratıklarının kalıntıları olduğundan hiç kuşku duymadığı anlaşılıyor. Leonardo deniz kabuklarının o dağlara nasıl geldiklerini öğrenmek istedi. Bir yanıt da buldu: O bölge bir dönemler deniz kıyısındaydı. Bu soruyu kafasında evirip çevirdi; sonunda yalnızca taşılları(fosil) oraya Nuh’un tufanının getirip getirmediğini değil, gerçekten bir tufanın olup olmadığını sorgulamaya başladı.

Leonardo’nun bunlara kafa yorması, bilimsel olmayan bir çağda çabalayan incelikli bir bilimsel düşgücünü ortaya koyuyor. Gördüğü yaratıkların soyu tükenmiş mi yoksa varlıkları hala süregelen türler mi olduğunu Leonardo’ya söyleyecek bir deniz canlıları kataloğu henüz yoktu. Gördüklerini anlamasına yardımcı olacak eski çağ denizcilerinin haritaları da yoktu. Bu nedenle Leonardo gözlemlerini kanıta dönüştürme olanağı bulamadı. Onun not defterleri gösteriyor ki, bilimsel düşgücü her çağda ortaya çıkabilen bir insan özelliğidir; ancak benzer düşüncedeki kişilerin örgütlenmiş işbirliği olmadan bilim ilerleme gösteremez.

Leonardo’nun not defterleri düzgün bir diziyle değil, karman çorman yazılmıştır. Buradaki düzenleme, Leonardo uzmanı Carlo Pedretti’nin önerdiği çok genel bir tarih sıralamasından yararlanılarak yapılmıştır.

Yaklaşık 1480 Yılı Notlarından

İki dizi kabuğa baktığımızda, kızgın bir yeryüzünün denizin dibine battığını ve böylece ilk katmanın oluştuğunu; sonradan tufanın da ikinci katmanı oluşturduğunu söylemek zorundayız.

1506-1509 Notlarından

Bu çalışmada, ilk önce kabukların bin braccia(yaklaşık 60 cm’ye eş gelen bir uzunluk ölçüsü birimi) yükseklikte bulunuyor ve dağların çoğu bu düzeyin üzerinde. Sonra, tufanın yağmurlardan mı yoksa denizin kabarması sonucu mu olduğunu araştırmanız; daha sonra da ırmakların taşmasına neden olan yağmurların ya da kabaran denizin, ağır nesneler olan bu kabukları dağların yükseklerine nasıl taşıdıklarını, denizde nasıl batmadıklarını ve ırmakların akış yönüne ters olarak taşındıklarını açıklamanız gerekiyor.

Kimi tortularda daha kurumadan önce üstlerinde sürünen solucan izlerinin kalıntıları hala duruyor. Bütün deniz çamurlarının içinde hala kabuklar var. Bu kabuklar çamurla birlikte taşlaşmışlar. Bu hayvanların denizden bu denli uzaklara tufanca getirildiğinde ayak diretenlerin saçmalığı ve aptallığı ortada. Birtakım cahiller de Doğa ya da Tanrı’nın onları kutsal etkilerle burada yarattığını söylüyor; sanki bu bölgelerde gelişmeleri uzun zaman alan balıkların da kemiklerini görmüyoruz; sanki tıpkı boğaların ve öküzlerin yaşlarını boynuzlarından anladığımız gibi istiridyelerin ve salyangozların kabuklarından yaşlarını yıl ve ay olarak sayamıyoruz. Bu izlerle yaşamlarının süresinin saptadıktan sonra açıkça görülen ve kabul edilmesi gereken odur ki hayvanlar yiyecek bulmak için kıpırdayamadıklarında ölürler; biz de o hayvanlarda içinde kaldıkları toprağı ya da taşları delecek hiçbir alet görmüyoruz. Büyük bir salyangoz kabuğu içinde birçok başka türden kabuk parçalarını nasıl bulabilirdik; eğer onlar öldükten sonra içlerine girip denizin denizin dalgalarıyla tıpkı öteki hafif nesneler gibi karaya sürüklenmeselerdi? Kat kat taşlar arasında neden bu denli çok bütün ve kırık denizin kabuğu buluyoruz; eğer bunlar daha önce kıyıda denizin getirip attığı bir kat toprakla kaplanıp sonra da taşlaşmasalardı? Eğer daha önce sözü geçen tufan onları denizin bu bölgesine sürüklemiş olsaydı, bu kabukları birçok birikintinin arasındaki sınırda değil tek bir birikintinin sınırında bulurdunuz. Komşu ırmakların kıyılardan koparıp sürüklediği kum ve çamurların denizde biriktiği kış mevsimlerini de hesaba katmalısınız; ve eğer bu arazi yarıklarını ve aralarındaki kabukları birden çok tufanın oluşturduğunu söylüyorsanız, o zaman da her yıl bir tufan olduğunu kabul etmeniz gerekir. Parçalanmış kabuklara dönersek, bütün kabukların fırlatıldığı, kırıldığı, ikiye bölündüğü ama asla bütün olmadığı bir deniz kıyısının var olması gerekirdi; çünkü onlar denizdeyken canlıdırlar, birbirine kapak görevi yapan çift kabukları vardır; ırmak birikintilerinde, deniz kıyılarında ise kırık parçalar biçiminde bulunurlar. Ama bağımsız kaya katmanlarında ayrılmış biçimde de çift olarak da bulunuyorlar; tıpkı denizin onları bıraktığı biçimde, çamura canlı olarak gömülmüş, zamanla kurumuş ve taşlaşmış olarak.

Nasıl oluyor da deniz kıyılarındaki dağların yüksek doruklarında tıpkı sığ denizlerdeki gibi büyük balıkların kemikleri, istiridye, mercan ve türlü başka kabuklar ve deniz salyangozları bulunuyor?

Şimdi de kabukların tuzlu sudan başka yerde ortaya çıkamayacaklarını kanıtlamanız gerekir; hemen hepsi de bu türden kabuk sonra, Lombardiya’daki kabuklar dört değişik düzeyde yani her yerde değişik dönemlerde oluşmuşlar. Hepsi de denize doğru açılan vadilerde bulunuyor.

Eğer günümüzde İtalya’da denizden bu denli uzakta ve bu yüksekliklerde bulunan kabukların oraya tufanca bırakıldığını söylerseniz ben de derim ki bu tufanın en yüksek dağın doruğundan yedi arış yukarıya yükseldiğine inanıyorsanız hep kıyıya yakın bölgede yaşayan bu kabuklular dağın eteğinden azıcık yukarıda değil de dağlarda bulunmalıydı; aynı yükseklikte değil, üst üste katmanlarda da değil. Eğer bu kabukluların denizin sınırında kalmayı sevdiklerini, deniz yükseldikçe kabukluların ilk yuvalarını bırakıp sularla birlikte en yukarılara çıktıklarını söylerseniz ben de size derim ki; midye, istiridye gibi canlılar su dışındaki salyangozlardan daha hızlı hareket eden hayvanlar değildir; hatta yüzemedikleri için daha da yavaştırlar; yüzmek yerine kumda bir yarık açıp yarığın iki yanına yaslanarak günde üç veya dört braccia yol alırlar; bu nedenler de bu denli yavaş hareket eden bu yaratıklar Adriyatik Denizi’nden Lombardiya’daki Monferrato’ya 400 km’lik bir uzaklığa 40 günde gidemez. Onları oraya dalgaların taşıdığını söylerseniz onlar ağırlıkları nedeniyle yalnız deniz dibinde hareket edebilirler. Bunu kabul etmezseniz hiç olmazsa onların en yüksek dağların doruklarında dağlarla çevrili Lario, il Maggiore, Como, Fiesole, Perugia göllerinde ve onlar gibi başka göllerde kalmak zorunda olacaklarını itiraf ediniz.

Eğer kabuklular ölü ve boş olduklarından dalgalarla taşınmadılar derseniz ben de size ölülerin gittiği yerin yaşayanlardan çok uzak olmadığını söylerim. Çünkü bu dağlarda canlı olanlar da bulunmuş; canlı oldukları ayrılmamış kabuklarında anlaşılıyor. İçinde hiç ölü bulunmayan bir katmandalar. Biraz daha yukarıdalar, dalgalarla sürüklenmişler. Bütün ölü olanlar, kabukları ayrılmış olarak ırmakların denize büyük yükseklikten döküldüğü yerdeler. Örneğin Lupo Dağı yakınlarında Gonfolina’dan dökülen Arno Irmağı’nın sürükleyip tepelediği çakıllar hala görülüyor; türlü bölgelere ilişkin, türlü yapıda renkte ve katılıkta taşlar tek bir yığın oluşturmuş. Bu kum taşı tepesinin biraz ötesinde ırmak Castel Florentino’ya doğru döndüğü yerde bir tufan oluşmuş. Daha ötede, içinde kabukluların yaşadığı çamurlar birikmiş. Bu çamurlar çok mil taşıyan Arno’nun denize döküldüğü yerin düzeyine göre kat kat yükselmiş ve bu kabukları katmanlar biçiminde geride bırakmış. Bu durum Arno’nun açtığı ve aşındırdığı Colle Gonzoli yarığında görülebilir. Sözü edilen kabuk katmanları bu yarıkta, mavimsi renkteki kil içinde açıkça görülmekte. Ayrıca türlü deniz cisimleri de var. Eğer yarım küremizdeki karalar eski durumundan bu denli yukarılara gerçekten yükselmişse, bunun nedeni onun Cebelitarık ile Septe(Ceuta) arasındaki yarıktan yitirdiği sularla hafiflemiş olması olsa gerek. Yiten suyun ağırlığı ne denliyse o ölçüde yükselmiştir; çünkü bu biçimde yitirilen suların ağırlığı öbür yarım küredeki karaların ağırlığına eklenmiş olmalıdır. Ayrıca kabuklar çamurlu sel sularıyla sürükleniş olsalardı, günümüzde gördüğümüz gibi düzgün basamaklar ve hatlar biçiminde olmaz, çamurun içinde karışmış ve birbirinden ayrılmış durumda olurlardı.

Kabukluların uzun süreden beri var olduklarını, o bölgenin böyle canlıların üreme yerini etkileme gücü olan bölgesel koşullar ve mevsimler sayesinde, denizden uzaklarda yaşama geçtiğini söyleyenlere gelince; onlar şöyle yanıtlanabilir: Öyle bir etki hayvanların, aynı türden ve aynı yaşta olanlar dışında, hepsini aynı düzeye getirmez. Yaşlılarla gençleri, operculumu(balık solungaçlarında ve mantarlarda bulunan kesikler) olanlarla olmayanları, parçalanmış olanlarla bütün olanları, açık kalmış ve bütün biçimindeki kabukları içinde deniz kumu olanlarla irili ufaklı başka kabuk parçaları bulunanları, ağacın içine yerleşip ağacı kemiren sürüngenlerde olduğu gibi üzerlerine konup birlikte hareket eden ve hareket izleri hala duran başka kabukluları aynı düzeye getirmez. Eğer kıyıya atılmamış olsalardı aralarında, kimilerinin ok kimilerinin de yılanların dili dediği balık dişleri ve kemikleri de bulunmazdı; üstelik bu denli türlü hayvan parçaları bir arada olmazdı. Onları buralara tufan getirmiş olamazdı; çünkü sudan ağır olan şeyler suda yüzmez. Ancak bu şeyler oralara su tarafından taşınmadılarsa bu denli yüksekte olamazlardı; ağırlıkları nedeniyle de bu olanaksızdı. Vadilerin tuzlu deniz suyuyla doldurulmuş olmadığı yerlerde hiç kabuk görülmüyor; bu Gonfolina üstündeki büyük Arno vadisinde saçıkça görülmekte. Arno vadisi üstündeki, daha önce Albano Dağı ile birleşik olan, Gonfolino kayası çok yüksek bir bent biçiminde ırmağı engellemiş. Öyle ki, ırmak hemen ayağının altında olan denize kavuşmadan önce iki büyük göl oluşturmuş. Bunlardan biri şimdi Prato Pistoia ile Floransa kentlrinin kurulduğu yerdeydi. Albano Dağı ise şimdi Serravalle’nin bulunduğu yere dek ırmak yatağını izledi. Val d’Arno’dan yukarı doğru Arezzo’ya dek bir başka göl oluştu. Bu göl sularını bir önceki göle akıttı. Şimdi Girone’nin görüldüğü noktaya dek kapalıydı ve yukarıdaki bütün o vadiyi 65 km boyunca doldurdu.

Irmakların denize aktığı yerlerde çok miktarda kabuk görülür; çünkü böyle kıyılarda sular tatlı suyla karıştıklarından çok tuzlu değillerdir. Bunun bir kanıtı, eskiden Apeninler’in ırmaklarını Adriyatik Denizi’ne döktüğü yerlerde görülebilir; çünkü oralarda dağların arasındaki birçok yerde, mavimsi balçıkla birlikte büyük miktarda kabuk bulunabilir ve o bölgelerdeki taş ocaklarından çıkarlan kayalar kabuklarla doludur. Aynı şey Arno Irmağı’nın Gonfolina kayasından çok da aşağıda olmayan denize döküldüğünde de gözlemlenebilir; çünkü o zamanlar San Miniato al Tedesco’nun doruğundan daha yüksekti ve onun en yüksek doruğundan yamaçları kabuklar ve istiridyelerle dolu olan kıyılar görülebilir. Kabuklar Val di Nievole’ye dek uzanmıyordu; çünkü Arno’nun tatlı suları o denli uzağa gitmiyordu.

Eğer tufan kabukları denizden üç yüz, dört yüz mil uzağa taşısaydı onları türlü başka doğal şeylerle karışmış olarak taşırdı. Ve de biz bu uzaklıklarda istiridyeleri ve deniz salyangozlarını, mürekkep balıklarını, birlikte yaşayan bütün kabukluları hepsi bir arada ve ölü olarak buluyoruz; deniz kıyılarında her gün gördüğümüz gibi tek tek kabuklar ise birbirlerinden çok uzak biçimde bulunuyor. Eğer çok büyük kabuklu istiridyeleri bir arada bulunuyorsak, çoğunun kabukları ayrılmamış durumda ise bu onların oralara denizce taşındığını, Cebelitarık Boğazı’nın yeni açıldığı dönemlerde hala canlı olduklarını gösterir. Parma ve Piacenza dağlarında deliklerle dolu ve hala kayalara yapışık durumda olan birçok kabuk ve mercan görülebilir. Milano için büyük at yontusunu(heykel) yaparken kimi köylüler atölyeme içi dolu bir çuval getirdiler. Bunlar orada bulunmuştu ve birçoğu ilk tazeliklerini koruyordu.

Eğer bu kabukların o yerlerin doğası ve tanrısal güçlerin olası etkileriyle yaratılmış ve hala sürekli olarak yaratılmakta olduğunu söylüyorsanız böyle bir düşüncenin biraz mantık iyesi(sahip) bir beyinde yeri olamaz. Çünkü geliştikleri yılların sayısı kabuklarında yazılıdır ve büyükler ile yavrular bir arada görülmektedir. Ancak onlar yiyecek olmadan büyüyemezlerdi; hareket olmadan da beslenemezlerdi.

1515 Notlarından

Burada bir kuşku baş gösteriyor; o da şu: Nuh dönemindeki tufan evrensel miydi, değil miydi? Şimdi verilecek yazıldığına göre bu tufan 40 gün 40 gece sürekli yağan evrensel bir yağmurdu ve bu yağmurun suyu yeryüzündeki en yüksek dağın on arış yukarısına ulaşmıştı. Bu yağmur evrensel olsaydı küre biçimindeki yeryüzümüzü kaplardı. Bu küresel yüzey, her yerde merkezden eşit uzaklıktadır. Buna göre bu su küresinin suları hep aynı koşullar altında olduğundan suların hareket etmesi olanaksız olur. Çünkü su eğer aşağı doğru akmıyorsa kendi kendine hareket etmez. Öyleyse böyle bir tufanın suları nasıl yer değiştirir; hareket etmediği kanıtlanmışsa ve yer değiştirdiyse yukarıya doğru gitmek dışında nasıl hareket edebilir? Öyleyse burada doğal gerekçelerde bir eksiklik var. Demek ki bu kuşkuyu gidermek için ya bir tansığın(mucize) yardımına sığınmak ya da bütün bu suyun Güneş ısısı ile buharlaştığını söylemek gerekiyor.

Göstersinler bakalım, Mario Dağı’ndaki kabuklar neredeymiş.

Kaynak

Bolles, E. B. (1997), Galileo’nun Buyruğu: TÜBİTAK

PAYLAŞ
Önceki makaleBBC’den 50 Saatlik Doğa Sesleri Videoları
Sonraki makaleÖn Arkeen (Eoarchean) Dönemi
1992 yılında Bursa'da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Bursa'da tamamlayıp İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü'ne giriş yaptım. Okurken çektiğim Türkçe coğrafi kaynak sıkıntılarını gidermek adına Ekopangea'nın kurulmasına önayak oldum.

BİR YANIT BIRAK

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı buraya giriniz