Anasayfa Makaleler Beşeri Türkiye’de Kültür Varlıklarını Koruma Anlayışı

Türkiye’de Kültür Varlıklarını Koruma Anlayışı

89
0
PAYLAŞ

Özellikle coğrafi keşiflerden sonra varsıllaşan (zenginleşen) insanlar, Maslow’un gereksinimler hiyerarşisinde olduğu gibi son aşama olarak kendilerini gerçekleştirmeye başladılar. Bunun üzerine kazı bilimsel (arkeolojik) yapıt ve kültür varlıklarına olan ilgilerini arttırdılar ve bu yapıtları özel derlemlerine (koleksiyon) ya da müzelere katmak için birbirleriyle kıyasıya çekişmeye başladılar. Peki Avrupa devletleri ve Türkiye’de gerçekleşen bu gelişim nasıl başlamıştı?

İstanbul’un 2. Mehmet’çe (Fatih) fethi ve özellikle sonraki yüzyılda 1. Selim’in (Yavuz) Mısır’ı fethiyle birlikte İpek ve Baharat yollarının denetimi büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin eline geçmişti. Bu durum Avrupa’yı güç durumda bırakmış ve Avrupalılar dünya ticaretinin önemli bölümünü Osmanlı Devleti’ne kaptırmışlardı. Bu süreçte Avrupalı devletler çözüm yolları aramaya başlamışlar ve çözüm yolunu kıtanın dışına çıkmakta yani coğrafi keşifleri yapmakta bulmuşlardır.

Coğrafi keşifler sonucu varsıllaşmaya başlayan Avrupa, aynı zamanda İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya kaçan bilim insanlarının da etkili olduğu Rönesans ile birlikte gelişmenin Eski Yunan ve Roma’ya dönme düşüncesine bağlı olduklarını düşünmeye başladılar. Bunun sonucunda da Antik Yunan’ı ve Roma’yı daha çok merak edip öğrenme gereksinimi duymaya başladılar. Bu süreçte pek çok eski yapıtı ve kutsal kitaplarını kendi dillerine çevirmeye başladılar.

Rönesans’tan sonra yavaş yavaş kendini gerçekleştirmeye başlayan Avrupa’da artık derlemcilikte gelişmeye başlamıştı. Ayrıca kültürel bağlarının olduğunu düşündükleri uygarlıkların ve insanlık geçmişinde önemli uygarlıkların bıraktığı yapıtları derlemlerine katmaya başlamışlardı. Bu süreç Reform ve Aydınlanma Çağı’na dek sürmüştür.

İlk başta Reform ve özellikle daha sonra Aydınlanma Çağı’ndan sonra Avrupa devletleri sömürgeleşme ve sanayileşme gibi her alanda bir çekişmeye girmişlerdi. Bu çekişmenin bir ayağı da kültür varlıklarını elde etme ve müzelere kazandırma biçiminde sürüyordu.

Halihazırda bu çekişme derlemcilikle sürerken İngiltere’de British ve Fransa’da Louvre müzelerinin kurulmasından sonra artık çekişme müze boyutuna taşınmıştı.

Ağırlıklı olarak kazı faaliyetlerinin yapıldığı bölgeler

Avrupalı Devletlerin birbirleri arasında başlattıkları bu çekişme sonucu çokça yapıt ait olduğu toprakların dışına kaçırılmaya başlamıştı. Bu çekişme ise Akdeniz kültür ve uygarlık dairesi ve ayrıca Orta Doğu’da gerçekleşmekteydi. Geçmişten günümüze iz bırakan önemli uygarlıkların yaşadığı toprakların önemli bölümüne iye (sahip) olan Osmanlı Devleti o dönem içinde bulunduğu siyasi istikrarsızlığından dolayı konu üzerine yeterince eğilememişti. Bu nedenle de Avrupalı devletlerin Osmanlı topraklarında resmi görevlerini yürüten kişiler buldukları kazı bilimsel yapıtları bazen kaçak olarak bazen izinli olarak ülkelerine götürmekteydiler.

Osmanlı topraklarında kazı etkinliklerini yapan bu resmi görevli diplomatların amaçları yaptıkları kazılar ve sondaj çalışmaları sonucu petrol aramak veya bulunan yapıtları ülkelerine götürmekti. Bu kazıları yürüten kişiler yalnızca resmi görevli kişiler değildi. Eski yapıtlara ve özellikle Tevrat’ın verdiği bilgilere dayanarak kazıları yürüten kişiler de vardı.

Bu süreçte British Müzesi adına James Rich, Henry Rawlinson, Henry Layard ve Hormuzd Rassam; Louvre Müzesi adına da Paul Emile Botta ve Victor Place ağırlıklı olarak Mezopotamya da kazı etkinliklerinde bulunmuşlardı. Anadolu da ise Heinrich Schliemann Homeros’un İlyada yapıtından yola çıkarak Çanakkale Hisarlıktepe’de yaptığı kazılar sonucu Troya/Priamos hazinesini bularak Atina’ya kaçırmıştı.

Osmanlı topraklarındaki bu yağma sürerken Osmanlı Devleti’nde kimi devlet adamlarının kişisel çabaları sonucu kimi önlemler alınmaya başlandı. İstanbul’un fethinden beri askeri depo olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’nde biriken yapıtlar dışında Sultan Abdülmecid’in isteklendirmesiyle ülke topraklarının değişik yerlerinden gelen eski yapıtlar burada toplanmaya başlamıştı. Bu yapıtlar Tophane Mareşali Fethi Ahmet Paşa tarafından Eski Eserler Derlemesi ve Eski Silahlar Derlemesi olarak sınıflandırılmıştı. Aya İrini Kilisesi’nde yapılan bu düzenlemeler ileride kurulacak olan Müze-i Hümayun yani bugünkü adıyla İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin çekirdeğini oluşturmuştur. Nitekim Aya İrini Kilisesinde toplanan bu yapıtlarla daha sonra Müze-i Hümayun kurulmuştur.

Müze-i Hümayun’un kurulmasından sonra eski yapıtların yurt dışına kaçırılmasını önlemek amacıyla kimi kanunlar çıkarılmaya başlanmıştır. Bu süreçte 1869, 1874, 1884 ve 1906 yıllarında ise Eski Eser Kanunları (Asarıatika Nizamnameleri) hazırlanmıştır.

1869’da çıkarılan Eski Eserler Kanunu bu süreçte ilk kanun olması açısından önemli olsa yeterli koruma düzeyinde değildir. Nitekim yetersiz görülmesi üzerine 1874 Eski Eserler Kanunu çıkarılmıştır.

1874 Eski Eserler Kanunu bu süreçte yapılan kazılarda elde edilen yapıtların yurt dışına çıkarılmasına resmiyet kazandıran bir kanun olmuştur. Nitekim kanunda yer alan 3/1 usulüne göre kazı yapılan yerde bulunan yapıtların 3/1’i devlete, 3/1’i arazi iyesine kalan 3/1’i ise kazıyı yapan kişiye bırakılmıştır. Kazıyı yapan kişi aynı zamanda arazi iyesiyse 3/2’lik bölümü alıyordu. Ayrıca yapıtlar üzerindeki inisiyatif de bu kişilere aitti.

1874 Eski Eserler Kanunundaki 3/1 usulü nedeniyle ne yazık ki ülkemizden çokça yapıtın yurt dışına çıkarılmasına resmiyet kazandırılmıştır. Bu süreçte çokça yapıt yurt dışına kaçırılmıştır.

1874’teki Eski Eserler Kanunundaki 3/1 usulüyle pek çok yapıtın yurt dışına çıkarıldığının anlaşılması üzerine dönemin Müze-i Hümayun müdürü olan Osman Hamdi Bey’in çabaları sonucu 1884 Eski Eserler Kanunu çıkarılmıştır.

Osman Hamdi Bey

Osman Hamdi Bey’in çabaları sonucu çıkarılan 1884 tarihli Eski Eserler Kanunu öncekilerine göre çok kapsamlıdır. Bu kanun ile her türlü eski yapıtın tümüyle devlete ait olduğu ve bu yapıtlar üzerindeki inisiyatifin tümüyle devlete ait olduğu belirtilmiştir. Bulunan eski yapıtların yurt dışına çıkarılması da yasaklanmıştır. Eski yapıtları yok eden veya zarar verenlere para cezası ve 1 yıla yakın hapis cezası verileceği belirtilmiştir.

1884 kanunu, 1906’da daha anlaşılır duruma getirilerek Türk-İslam yapıtları da eski yapıt kapsamına alınarak genişletilmiş ve yeniden kabul edilmiştir. 1906 Eski Eserler Kanunu 1973 yılına dek geçerliliğini korumuştur.

1973 yılında, 1906 Eski Eserler Kanunu’da kimi değişiklikler yapılarak 1710 sayılı kanun yürürlüğe girmiştir. Ayrıca bu kanunda ilk defa definecilik yasal boyut kazanmıştır. 1710 sayılı kanun 1983 yılına gelindiğinde çağın gerekliliklerine yanıt vermediği gerekçesiyle yürürlükten kaldırılmış ve yerine 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kabul edilmiştir.

Günümüzde de yürürlükte olan 2863 sayılı kanunla “eski eser” kavramı yerine “kültür varlıkları” kavramı kullanılmıştır. Ayrıca bu kültür varlıkları insanlığın ortak kalıtı (miras) olarak kabul edilmiştir. 2863 sayılı kanun günümüze gelene dek 3 kez yenilenmiş ve kimi maddelerinde değişiklikler yapılmıştır.

Ülkemizde 19. yy.ın ikinci yarısından bu yana başlayan kültür varlıklarını kanunlarla koruma etkinliklerini 20. yy.da uluslararası sözleşmelere taraf olarak sürdürülmüştür. Bu süreçte Türkiye; Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi (Granada Sözleşmesi, 1985, Türkiye tarafından 1989’da onaylanmış ve 1990’da yürürlüğe girmiştir.), Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Valetta Sözleşmesi, 1992, Türkiye tarafından 1999’da onaylanmış ve 2000’de yürürlüğe girmiştir.), Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi (Paris, 1957, Türkiye tarafından 1982’de onaylanmış ve 1983’te yürürlüğe girmiştir.), Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme (Lahey, 1954, Türkiye tarafından 1965 yılında onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir.) ve Somut olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi (Paris, 2003, Türkiye tarafından 2006 yılında onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir.)  gibi uluslararası sözleşmelere katılmıştır.

Kültürel kalıtın ve kültür varlıklarının korunmasında geçmişten günümüze pek çok yasal düzenlemeler yapılmıştır. Dünyanın çokça ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de kültür varlıklarının korunması anayasa gereği devlete bırakılmıştır. Ancak burada belirtmek gerekir ki koruma politikasının yalnızca devletin bir görevi olarak algılanmaması gerekmektedir. Nitekim bu çerçevede de koruma bilincinin gelişmesine yönelik  Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının birbirleriyle yapacakları işbirliği sonucunda gerekli koruma ve bilinçlendirme etkinliklerinin yapılması, eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına ağırlık verilmesi toplumun kültür varlıklarına karşı bakışı değiştireceği gibi korumaya katılımını da arttıracak ve devletin kültür varlıklarını koruma noktasındaki maddi yükünü de azaltacaktır.

Kaynakça

  1. Ekrem Memiş, Eskiçağda Mezopotamya, Ekin Kitabevi, Ankara, 2007.
  2. Murat Volkan Dülger,  “Kültür Varlıklarının ve Sanat Eserlerinin Hukuki Açıdan Korunması”, İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, s.107-161, İstanbul, 2014.
  3. Aslıhan NESLİ, Eski Eserlerin Korunmasının Hukuk Tarihi Yönüyle İncelenmesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 20, Sayı: 1, s. 431-478, İzmir, 2018.
  4. Fatma Şimşek – Güven Dinç, XIX. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda Eski Eser Anlayışının Doğuşu Ve Bu Alanda Uygulanan Politikalar, U.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl: 10, Sayı: 16, 2009/1.
  5. Mahir Ünsal Eriş, Asar-ı Atika Nizamnamelerinden 2863 Sayılı Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa Mevzuatın Karşılaştırmalı Bir İncelemesi, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2012.

PAYLAŞ
Önceki makaleTortul Kayaçlar
Sonraki makaleÇayönü
2000 yılında Bayburt'ta doğdum. İlk ve orta öğretimi Bursa'da tamamladıktan sonra 2018 yılında Atatürk Üniversitesi Tarih Bölümü'ne girdim. Coğrafya'nın Tarih ile var olan kuvvetli bağlarını anlatmak adına Ekopangea'da yazmaya başladım.

BİR YANIT BIRAK

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı buraya giriniz